Thursday, October 18, 2007

TÜKETİM ÇILGINLIĞI

Tükettikçe tükeniyoruz…

Tüketiyorum o halde varım. Tüketiyorum o halde mutsuzum. Tüketiyorum o halde yokum…

Tüketim çılgınlığı küçük büyük demeden herkesi pençesine almış durumda. Önceleri pembe panjurlu ev hayalleri kurarken şimdilerde dubleks ya da tripleks, bahçesinde havuz olan villa hayalleri kuruyoruz. Ailenin bütün bireylerine de son model arabalar tabii ki. Benim cep telefonum seninkini döver diyerek en iyi marka cep telefonlarına tonlarca para döküp model yarıştırıyoruz. Boyumuzu aşan bu istekleri karşılayabilmek için de durmadan, daha çok, hep daha çok çalışıyoruz. ‘Neden benim de daha çok olmasın, komşuda var, ben de niye yok’ mantığı bizleri ihtiyacımız olsun olmasın sürekli daha çok almaya, daha çok tüketmeye itiyor. Artık, “ne kadar tüketirsen o kadar mutlu olursun” tezi çürümüş durumda. Cambridge Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre; ‘çok para’ sanılanın tersine mutsuzluk getiriyor. Üstelik bu refah bolluğunun yarattığı mutsuzluğun yeni bir adı var; Affluenza… Kulağa ilginç gelen bu terimin tam olarak ne anlama geldiğini Psikiyatr Doç. Dr. Kemal Sayar’a sorduk. “Maalesef, günümüzde intihar ve depresyon oranları eskiye göre artmış durumda. İnsanlar bolluğun ortasında bir içsel yoksulluk ve tatminsizlik duygusu yaşıyor. Bu durum, araştırmacıları ‘ne oluyor da maddi refahın bu kadar ilerlediği bir dönemde insanlar kendilerini bu kadar çaresiz, bu kadar sıkıntıda hissediyor’ diye araştırmaya itti. Çalışmalar sonucunda refah (affluence) ve grip (influenza) kavramlarının birleştirilmesiyle Affluenza terimi türetildi. Affluenza, kısaca refahın yol açtığı bir virüs salgını. Refahla birlikte yayılan içsel yoksulluk ve tatminsizlik hastalığı diyebiliriz. Öyle ki bu hastalık, kişiden kişiye ve toplumdan topluma da bulaşıcı özelliği taşıyor. İnsanlar alışverişe ağırlık veriyor. Hayatlarındaki boşluğu daha fazla satın alarak doldurmaya çalışıyorlar. Oysa, bu boşluk duygusu günden güne daha çok artıyor. ABD’deki büyük alışveriş merkezlerinde çok sık olan bu görüntü, Türkiye’deki alışveriş merkezlerinde de karşımıza çıkıyor. Bir tatil gününü çok daha güzel bir şekilde ve sevdikleriyle geçirmek yerine alışveriş merkezinde vitrinlere bakmak o insanların ilişkilerindeki yoksunluğun ve eksikliğin en açık göstergesi.”

Affluenza ilişkileri yüzeyselleştiriyor…

Bir yazar; “Biz modern dünyada artık eşyadan yana zengin, zamandan yana fakir insanlarız” diyor. Uzmanımız ise bu konuda şu açıklamaları yapıyor: “Zaman fakirliği artık yeni bir fakirlik türü olarak tanımlanıyor. Zaman fakirlerinin içsel yaşantıları çok kaliteli olmuyor. Bu kişiler dostlarına, ailesine, çocuklarına zaman ayırmıyor, yüzeysel ve geçici ilişkiler kuruyor. İnsanlar artık giderek işlerine yarayacak ilişkileri tercih etmeye başladı. Çıkar ilişkisine dayanan bu yeni biçim insanların bir kağıt mendil gibi buruşturulup atılmasına neden oluyor. Bunun sonucunda ilişkilerdeki yüzeysellik bir süre sonra insanın tamamen yalnızlaşmasına ve yabancılaşmasına yol açıyor. Artık paraya tahvil edilmeyen ilişkiler değersizleşmeye başladı. Anne babalığı, bir arkadaşla sabaha kadar sohbet edip onun dertlerini paylaşmayı paraya tahvil edemiyoruz mesela. Dolayısıyla özellikle paraya dönüşmeyen anne babalık, çok yakın arkadaşlık ve samimiyet değer kaybediyor.”

‘Pop Star’, ‘Biri Bizi Gözetliyor’ yarışmaları içi boş hayatları şırınga ediyor…

Maddi olanla doyum sağlama, şöhret merakı, tanınma isteği affluenzanın diğer belirtileri arasında bulunuyor. Etiler, Nişantaşı, Bağdat Caddesi’ndeki insanların ve sık sık magazinlerde yer alan sosyetik isimlerin bu kategoride yer aldığını belirten uzmanımız, ‘Pop Star ve Biri Bizi Gözetliyor’ şeklindeki yarışmaların da affluenza virüsünün yaydığı havadan beslendiğini söylüyor. Peki para ve şöhret bittiğinde bu insanlar nasıl hissediyorlar? Görüşlerine başvurduğumuz uzmanımız şu açıklamaları yapıyor: “Bu kişiler karşısındaki kişiler tarafından onay görmeyince, servetlerini ve şöhretlerini kaybettiklerinde etraflarında hiç kimseyi bulamayıp çok yalnızlaşıyorlar. İntihara, ilaçlara, alkole ve depresyona yöneliyorlar.” Affluenza’nın olumsuz etkileri bu kadarla da kalmıyor. Kişide bireysel ve profesyonel verimin azalması, gelecek motivasyonunun düşmesi, zevkleri erteleyememe, asabiyete dayanamama, düşük özbenlik, düşük özdeğer, özgüvenin azalması, dış benliktense iç benliğe az önem verme ve işkoliklik refah hastalığının önemli sonuçları arasında yer alıyor.

İş ortamı modern kölelik halini aldı!

Affluenza, iş hayatımızı da etkiliyor. Kemal Sayar, “Günümüzde ne yazık ki işin doğru ve güzel yapılması önem kaybetmiş durumda. Kişi ne kadar yükselirse o kadar zalimleşiyor, etrafındaki insanları yıldırıyor. Bazılarında ise iş hayatı giderek tatmin vermemeye başlıyor. İş hayatında doğru ve ahlaklı olmak değer kaybediyor ve orası sadece statü bakımından kendisini gerçekleştirdiği bir alan oluyor. Fakat sadece ‘iş’ bireyin kendini gerçekleştirmesine yetmiyor. Anlam problemleri çıkmaya başlıyor, işten soğumalar yaşanıyor. İnsanlar modern iş ortamında kendi zamanlarını satarak para kazanma yeri oluyor. İş ortamı bu gidişle modern bir kölelik halini almış oluyor” diyor.


Affluenza testi:


Bu virüsün size de bulaşıp bulaşmadığını öğrenmek istiyorsanız aşağıdaki teste katılın!..

Sahip olduklarını diğer insanlarınkilerle kıyaslıyor musun?

Depresif olduğunda takıntılı bir şekilde alışveriş yapıyor musun?Diğer insanların pahalı arabalarına, evlerine ve giysilerine özeniyor musun?

Başkalarının mali durumunu kendinizinkiyle kıyaslıyor musunuz?
Harcamak için daha fazla paranız olsaydı hayatınız daha iyi mi olurdu?
İsminizin medyada sürekli yer almasını istiyor musunuz?
Eğer, ‘evet’ cevaplarınız ‘hayır’ cevaplarından fazlaysa siz de affluenza hastalığına yakalanmış olabilirsiniz.

Affluenza hastalığına yakalanmak istemeyenler için öneriler:

*Neye ihtiyacınız olduğuna odaklanın. Reklamların söylediğine değil!
*Bir alana diğeri de bedava olan alışverişlerden uzak durun. Asla kullanmayacağınız şeyleri satın almayın.*Basit bir şekilde yaşayın
*Daha çok tasarruf edin
*Harcamalarınızı azaltın
*Plansız harcama yapmaktan kaçının
*Ödemek için peşin paranız olmadıkça kredi kartınızı kullanmayın
*İnternet üzerinden kredi kartıyla alışveriş yapmayın
*Rahat bir şekilde ödeme yapabileceğinizden fazlasına ev satın almayın
*Boş zamanlarınızı olabildiğince eğlenerek geçirin. Zamanınızı boşa harcadığınızı düşünmeyin. *Çocuklarınızla konuşun, onlarla zaman harcayın, eğitimiyle meşgul olun, anneliğin tadını çıkarın.
*Zamanınız sahip olduğunuz eşyalardan daha değerlidir. Zaman zenginliğini eşya zenginliğinden daha fazla önemseyin.

Monday, August 27, 2007

Kendinizi daima sinirli, yorgun ve depresyonda mı hissediyorsunuz? İşinize karşı isteksizlik mi duyuyorsunuz? Bu sorulara evet cevabı veriyorsanız Tükenmişlik Sendrom’una yakalanmışsınız demektir. Kısaca bu sendromu, iş yaşamında yoğun baskı sonucu ortaya çıkan fiziksel ve duygusal bir çöküntü hali diye tanımlayabiliriz. Tükenmişlik düzeyi arttıkça iş doyumu düşer, ortaya çıkan depresyon, anksiyete sonucunda ise ruhsal veya bedensel sağlığımız bozulabilir. Çoğumuzun yaşadığı ‘Tükenmişlik Sendromu’ başarıda düşme, işe karşı ilgisizlik ve yeterlilik duygularında azalma ile ortaya çıkıyor. Tükenme sonucunda yaratıcılık yok oluyor ve kişi işinde ilerlemediğini, hatta gerilediğini ve harcadığı çabanın bir işe yaramadığını düşünüp yılgınlığa düşüyor. Biz de Tükenmişlik Sendromu konusunda Psikiyatr Doç. Dr. Kemal Sayar’ın görüşlerini aldık.
Doç. Dr. Kemal Sayar, Tükenmişlik Sendromu’nu “Kişilerin bir süre sonra işlerinden yeterli doyumu sağlayamamaları nedeniyle ruhsal enerjilerinde tükenme, hayattan keyif alamama, iş doyumuyla beraber hayattan aldıkları doyumun ciddi bir biçimde azalması olarak tarif edebiliriz” diyor. Bu rahatsızlığın daha çok yorucu meslekleri olan kişilerde özellikle hekimlikte, hemşirelikte, öğretmenlikte, iş adamlarında, ceolarda ve üst düzey yöneticilerde görüldüğünü belirtiyor Sayar. Uzmanımız, kişinin sosyal hayatının, arkadaş ilişkilerinin iyi olmaması, hayatın başka alanlarında kendini ifade edememesi, kişinin tek doyum kaynağının iş olması, bütün yaşam enerjisini sadece işten sağlıyor olması ve orada yaşadığı hayal kırıklıklarını tamponlayacak başka bir sistemin olmaması, mesela aile ve özel hayatın yoksunluğu konusundaki problemlerin Tükenmişlik Sendromunu tetikleyen faktörler olduğunu vurguluyor. İş ortamında çok fazla yorulan, kendisinden çok fazla bir şeyler vermesi gereken insanların bir süre sonra hem kendine hem işine yabancılaştığını belirten Sayar, iş ortamının yorucu ve tüketici etkilerinden dolayı insanın yaşam enerjisinin azaldığını sözlerine ekliyor. İnsanların yaptığı işten dolayı iltifat görmemesi sonucunda kişide yılgınlık duygusunun ortaya çıktığını anlatan Kemal Sayar, “Mesela çok büyük bir fedakarlıkla gece gündüz çalışan bir hemşire düşünün, fakat hiçbir şekilde bu kişi ödül almıyor, iltifat görmüyor dolayısıyla bu tür insanlar ‘Niçin bu kadar çok uğraşıyorum, niçin bu kadar çaba harcıyorum’ diye düşünmeye başlar ve bir süre sonra tükenmişlik duygusuyla birlikte iş veriminde azalma görülür” diyor. İş yerinde adaletsizlik duygusuna maruz kalmak ve birilerinin diğerlerine göre daha fazla kayırılması da tükenmişlik Sendromu’nu ortaya çıkaran nedenlerden.
Tükenmişlik Sendromu, insanların sosyal ilişkilerinden giderek uzaklaşıp kariyerizme yönelmesiyle de ortaya çıkıyor. Çabaların karşılığı alınamadığında ise büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Kemal Sayar, “İnsanlar kariyerizmin duygusuyla hep yukarılara tırmanmak istiyorlar ve tırmandıkları yerde durabilmek bile çok büyük bir sıkıntı yaratıyor. Orada durabilmek için çok büyük bir uğraşı vermek zorundalar. Biraz ayakları kaysa biraz sendeleseler hemen büyük bir üzüntü içine giriyorlar. İnsanın bir hevesi olması çok güzel bir şey fakat bunu da aşırı bir hırs haline getirmemek lazım” diyor. Ve uzmanımız sözlerine şöyle devam ediyor. “İnsan ilişkilerine, insan sıcaklığına, parayla satın alınamayacak şeylere biraz daha fazla önem verilmeli ve herkes yüklenebileceği kadar yüke sahip olmalı. Bazılarımız kurtarıcı kahraman rolüne soyunuruz ve pek çoğumuzun içinde böyle bir kahraman gizlidir. Bazen açığa çıkar bazen çıkmaz. Fakat bu tür kahramanlar kendilerini çok fazla hırpalar, çok yorarlar. Aşırı derecede kurtarıcılık yapan, kendinden hep feda edenler çoğu zaman insanlara karşı çok iyi olurlar hatta bazen aşırı iyi davranırlar. Bu tip insanlar genellikle yardım mesleklerine girerler. Bu da onlara bir tür güç ve diğerleri üzerinde kontrol duygusu sağlar. Fakat bir süre sonra bu kişilerde de aşırı yılgınlık ve tükenmişlik belirtileri görülür. Çünkü netice itibarıyla sonsuza kadar herkese evet demek istemezler. Çevrenizdeki insanlar sizin yardımseverliğinize bir şekilde cevap vermezlerse tükenmişlik daha kolay gerçekleşir. Kurtarıcı kahramanlar tükenmişliğe, yılgınlığa ve başka insanlara karşı hissettikleri olumsuz duyguları saklamaya eğilimli insanlardır. Kendi arzu ve tutkularını ifade etmekte zorlanabilirler ve çok anlayışlı olma gibi arzuları ve telaşları vardır. Bazen bazı davranışlarının karşıdaki insanlardan sevgi, takdir görmek ve iyi bir insan olarak bilinmek çabasından kaynaklandığını fark etmezler. Özellikle çok fazla seven, çok fazla bakım gösteren insanların depresyona çok yatkın oldukları bilinmektedir. Bazı insanlar dert mıknatısı olabilir, dertleri kendi üzerlerine çok çekebilirler ve diğerlerine iyi görünebilmek için herkesin derdini üstlenirler bir süre sonra bu dertler onların sırtlarına çok fazla gelir ve tükenmişliğe sebep olur.”
Peki tükenmişlik Sendromu’na yakalanmamak için ne yapmalıyız? Bu sorumuzu uzmanımız şöyle cevaplıyor: “Ruhu beslemek, kendine ve sevdiklerine vakit ayırmak, deniz kenarında simit yiyerek martıları seyretmek, hayat akışının bazen tersine gitmek. Paranın izini sürmektense özgürlüğü tercih etmek. Para için eğilip bükülmemek, kendi ilkelerinden feragat etmemek insanın kendisini tükenmişliğe karşı koruyan şeyler.”
Depresyondan farkı nedir diye sorduğumuzda ise Kemal Sayar, “Depresyonu olan bir insanı tatile gönderirseniz, iş ortamından uzaklaştırırsanız depresyon iyileşmez ama tükenmişlik sendromu içinde olan bir insanı o ortamdan alıp mutlu olabileceği bir ortama koyduğunuz zaman her şey değişir. Tükenmişlik şartlara bağlı bir durum. Şartların getirdiği bir şey” diyerek sorumuzu cevaplıyor.

Tükenmişliğin ortaya çıkmaması için alınabilecek önlemler:
Tükenmişliği engellemede özellikle kişinin zihinsel ve duygusal kaynaklarını yenileyebilmesi açısından tatiller son derece önemli. Duygusal ve psikolojik yenilemeye neden olan tatiller ayrıca iş yerlerinde verilen molalar bile çalışanlar açısından oldukça yararlı.
*Kişilerin bir işe başlarken karşılaşabilecekleri sorunlar hakkında bilgilendirilmesi
*Çalışanların takip edilmesi ve onların tükenmişliklerine neden olan durumların yok edilmesi
*Çalışanlara enerjilerini yeniden kazanabilecekleri başka işler verilmesi
*Günlük stresten uzaklaşmayı sağlayabilecek ortamlar hazırlanması
*Kişilere kendi yetenekleri hakkında geribildirim verilmesi
*Yöneticilerin yüksek performans sergileyen elemanlara daha çok iş verme yönündeki eğilimlerini kontrol etmeleri

Thursday, April 19, 2007

Ses Kısıklığı Kanser Habercisi Olabilir!

Ses kısıklığı inatçı bir şekilde tedaviye direnç gösteriyor ve ses kalitesindeki bozukluk günbegün artıyorsa acilen önlem almak da yarar var. Ses kısıklığı gırtlak kanseri, reflü ve tiroit bozukluğunun habercisi olabilir.


Ses kısıklığı, ses kalitesinde, perdesinde, tınısında, tonunda ve rezonansında oluşan bozukluklar olarak adlandırılıyor. Üst solunum yolu enfeksiyonlarında, larenjitte ya da sesin zorlanması sonrasında görülen ses kısıklığında çok fazla telaşlanmaya gerek yok. İlaçla tedavi ve ses istirahati sayesinde kısa sürede iyileşme sağlanıyor. Ama tedaviye rağmen iyileşme görülmeyen inatçı ses kısıklığı başka hastalıkların habercisi olabiliyor. Biz de ses kısıklığı hakkında merak ettiklerimizi Çevre Hastanesi doktorlarından Op. Dr. Esra Eryaman ile konuştuk.


Kulak-burun-boğaz uzmanı Esra Eryaman, Öncelikle sesin tanımını ve ses üretimini anlatıyor: “Ses için akciğerden ve nefes borusundan gelen havadır diyebiliriz. Ses üretimi ise karın, göğüs ve sırt adalelerinden oluşan güç kaynağı, ses teli bölgesindeki titreşim mekanizması ve daha sonra ses teli bölgesinin yukarısından buruna kadar giren dokuların rezonansından oluşur” diyor. Eryaman, alt solunum yolu enfeksiyonlarına bağlı olarak gelişen akciğer hastalığı, nefes borusu hastalıkları ve kuru öksürüğün ses üretim güç kaynağını ve ses kalitesini bozarak ses kısıklığına neden olduğunu anlatıyor. Ses telinde oluşan ses teli iltihabı, polip, nodül, reflü ve kanser de ses kısıklığı sebeplerinden bazıları. Genelde ses kısıklığının enfeksiyon ortamında olduğunu anlatan Eryaman, “Hasta önce nezle sonra farenjit olur daha sonra bu aşağı doğru iner ve ses tellerinin iltihabı dediğimiz larenjit olur. Daha sonra trakeyt dediğimiz kuru öksürük başlar” diyor. Larenjitte bol sıvı, enfeksiyonu kesici ilaçlar ve antibiyotik veriliyor ve tedavi kısa sürede tamamlanıyor.
Gribal enfeksiyonlar, üst solunum yolu enfeksiyonları, bakteri ve virüse bağlı durumlarda da ses kısıklığı olabileceğini belirten uzmanımız bu durumda bol sıvı tüketmenin ve antibiyotik tedavisinin iyileşmeyi sağladığını söylüyor. “Her zaman su ve bitki çayları ses tellerine iyi gelir” diyen Eryaman, ses tellerinin suyu ve sıvıyı sevdiğini dolayısıyla hastalara oda ısısında sekiz bardak su içmelerini önerdiklerini belirtiyor. Çoğumuzun fazla miktarda tükettiği çay ve kahve ise tam tersine ses tellerini ve mukozasını kurutarak ses kısıklığına neden oluyor. Ses kısıklığı sebeplerinden biri de reflü. “Bizi ilgilendiren; ses telleri ve gırtlak bölgesiyle, üst yemek borusu arasındaki reflüdür. Mide asidi yemek borusuna çıkıyor, yemek borusu asidi de gırtlağa çıkıyor. Bu durum gaz ve sancı gibi tipik bir şikayet yapmaz, daha sinsidir. Daha çok yukarıda olup; bir şey boğazımı sıkıyor, devamlı gıcık şeklinde öksürüyorum sık sık nedenini bilmediğim ses kısıklığım var boğazımda taş oturmuşçasına sıkıntı hissediyorum gibi şikayetler olur. Gırtlak muayenesinde reflünün ilerlemiş halinde ses tellerinin arka bölgesinde ödem, şişkinlik ve kalınlık görülür. Aynı zamanda polipler oluşur. Bu, reflünün yani yemek borusu asidinin gırtlakta yaptığı deformasyonlardır. Buna göre bir reflü tedavisini hem gastroentrologlar hem de biz veriyoruz.”

Çikolata, süt ve dondurma ses tellerini deforme ediyor…
Sigara, doğum kontrol hapları, alkol, kokain alımı, troid bezinin az çalışması, adet düzensizlikleri ve hormonal değişiklikler de ses kısıklığı sebepleri arasında bulunuyor. Çikolata, süt ve dondurma gibi yiyeceklerin de üst solunum yolları salgısını kalınlaştırdıkları için ses tellerinde bozulma yarattığına dikkat çeken uzmanımız daha çok limon suyu, doğal çay karışımları ve su gibi mukozanın salgısını inceltebilecek ve ödemi çözecek sıvıların tercih edilmesi gerektiğini sözlerine ekliyor. En önemli konulardan birinin fonksiyonel ses kısıklıkları olduğunu vurgulayan Esra Eryaman, bunun gergin insanlarda, sesini çok kullanan öğretmenlerde, kötü teknikle şarkı söyleyenlerde ve bağıran sokak satıcılarında görüldüğünü söylüyor. Bu kişiler, sesini yüksek çıkarmak için akciğer kapasitesini genişletip mide kafesindeki kasları göğüs kafesine itmek yerine, gırtlak bölgesine gerginlik veriyor ve ses telleri birbirine çok şiddetli çarptığı içinse bir şekilde travma yaratıyor. Böylece bu bölgede nodül denilen polip nasırlar oluşuyor. Bu rahatsızlıklarda önerilen ise ‘ses terapisi’. Özel üniversitelerde yetişmiş uzmanlar tarafından doğru teknikle, ses bölgesindeki adalelerde gerginlik yaratmadan konuşma egzersizleri veriliyor. Nodülün nasırlaşması durumunda ise ameliyat yapılıyor. Tekrar oluşumunu engellemek için mutlaka ses terapistine gitmek gerekiyor. Çünkü bunlar sadece kötü konuşma alışkanlıklarımız sonucunda meydana geldiği için tekrarlama olasılığı yüksek.

Ses kısıklığı kanser alarmı veriyor!
Sıradan bir ses kısıklığı deyip geçmemek gerekiyor. Çünkü ses kısıklığı aynı zamanda da kanser habercisi olabiliyor. Ses kısıklığında sürekli ilaç kullanılmasına rağmen düzelme olmuyor aksine artıyorsa muhakkak bir uzmana görünmek de yarar var. Gırtlak kanserini erken teşhis etmenin
önemini şiddetle vurgulayan Eryaman, “Erken safhada tespit edilirse bütün gırtlağı değil sadece bir ses telini tedavi ederek hastayı iyileştirebiliyoruz. İlerlemiş vakalarda kanser bütün gırtlağın içine ve yutak bölgesine yayılıyor böylece daha büyük bir ameliyat yapmak zorunda kalıyoruz. En kötüsü bütün gırtlağı almak zorunda kalıyoruz” diyor. Lokalize tümörlerde ses kısıklığına,
yutma güçlüğü, ağızda patates varmış sesin boğuk çıkması ve nefes almada bir bozukluk, kulağa yansıyan ağrı ve kronik öksürük eşlik ediyor. Sigaranın alkolle beraber alınması alkolün mukozada yaptığı etkisini daha çok arttırmasına neden olup ikisinin bir arada kullanımı gırtlak kanserini oluşturmada büyük rol oynuyor.


Ses kısıklığına yakalanmamak için ne yapmalı?
Öncelikle sigaradan uzak durmak, bağırıp çağırmamak, enfeksiyon süresini uzatmamak, sesimizi kontrollü kullanmak, terbiyeli bir sese sahip olmak, vücut gerginliğimizi azaltmak aynı zamanda ses tellerimizdeki gerginliği azaltmak gerekiyor. Kahve ve çay yerine bol miktarda su içmeyi tercih etmeliyiz.

Nasıl muayene ediliyor?
Önceleri endeskoplar yerine sadece bir alın aynası, indirekt bir ışık ve dil arkasına bakılan küçük bir ayna yardımıyla ters bir imaj görülüyordu. Şimdi ise Endeskopik sistemle muayene yapılıyor. Yetmiş derecelik endeskop ve kamera sistemi sayesinde ekran ve kompütürde büyütülmüş bir şekilde ses telini görmek mümkün. Ayrıca stroskopi denilen bir aletle ses tellerinin birbirine çarpma ve dalgalanma hareketleri yavaşlatılıyor böylece ses tellerinin vibrasyonu detaylı bir şekilde inceleniyor. Bu endeskoplar sayesinde her şey apaçık görülüyor. Korkulacak bir şey yok. Sadece dili biraz çekip alet arkaya konuyor. Rutin kulak burun boğaz muayenesinde yapılan işlemlerden biri.

Billur Kalkavan'la Sağlıklı Yaşam Üzerine Sohbet

Bir hafta sonra nihayet Billur Kalkavan’la söyleşi için gün belirledik. Söylediği saatte aradığımda kendisine ulaşılamıyordu. Ne yalan söyleyeyim içimden ‘yaşasın’ dedim. Daha önceki konuşmamızda telefonun ucundan gelen ses, ters biri olduğu izlenimini uyandırmıştı ben de. Meğer ne çok yanılmışım. Kapıyı, yemyeşil gözleriyle pırıl pırıl bakan oldukça bakımlı, genç, güzel ve sempatik bir kadın açmıştı. Evin her yerini tütsü kokusu, ‘rengahenk’ objeler ve sevimli kediler işgal etmişti. Sohbet ilerledikçe yanından ayrılmayı hiç istemediğim Billur Kalkavan’la sağlık, yoga, pozitif düşünce ve diyet üzerine yaptığımız söyleşinin ‘söz uçar, yazı kalır’ düşüncesiyle sizin de oldukça ilginizi çekeceğini umuyoruz.


Sağlıklı yaşam ve beslenme konularıyla oldukça ilgili aynı zamanda da bilgili olan Billur Kalkavan kısa bir süre öncesine kadar Elmax TV’de bu konuları gündeme getiriyordu. Sağlıklı yaşam hakkında bildiklerini paylaşmanın önemini şiddetle vurgulayan Kalkavan, özellikle sağlıklı ve dengeli beslenmeye önem verdiğini anlatıyor. Az ve öz yediğini ve akşamları ise çok yemediğini belirten Kalkavan, “Bu akşam sadece baklalı enginar yiyeceğim mesela. Neredeyse aç yatarım. Kimileri aç uyuyamam der, ben de tok uyuyamam. Öğünlerimi dengeli yemeye dikkat ederim. Gün içinde sebze yediysem akşam yemeğinde protein ağırlıklı yerim” diyor. Billur Kalkavan’ın olmazsa olmazları: sebze ve meyve. Sebzesiz ve peynirsiz asla yaşayamam diyen Kalkavan’ın sabah kahvaltısında da vazgeçemediği tek şey simit ve ona eşlik eden peynir, domates ve zeytin. Daha çok beyaz et tükettiğini belirten sanatçı sebze yemeklerinin içine çok az et koyduğunu, proteini, et yerine diğer besinlerden almayı tercih ettiğini söylüyor ve haftada bir ya da iki kez mercimek, kuru fasulye ve nohut yediğini sözlerine ekliyor. Ağırlıklı olarak salata ve tavuk da tercihleri arasında.

Vücudunuzun sesine kulak verin
Billur Kalkavan’ın hayatımda hiç yeri yok dedikleri arasında beyaz şeker, beyaz un, beyaz ekmek bulunuyor. “Zaten tuz, un şeker hiç sevmem. Allah beni en başından sağlıklı kafayla yaratmış. Ayrıca rafine un kullanmam.” Öğünlerinde makarnaya yer olmadığını belirten Kalkavan, yemeklerde de zeytinyağı dışında hiçbir yağ kullanmadığını, çok fazla kırmızı et tüketmediğini ama köfteyi de çok sevdiğini söylüyor. Ekrandaki halinden oldukça ince ve zarif görünen sanatçının formülünü soruyorum hemen. Ben de uygularım düşüncesiyle. “Aslında herkesin test yaptırıp bünyesine göre beslenmesi en doğrusu. Aslında insanlar bünyelerine sorsalar zaten problem olmaz.Vücut seslerini dinlesinler. Kan grubuna göre beslenmek de önemli. Mesela A grubu olanlar et sevmezmiş ben de sevmiyorum. Bazı kan gruplarına bazı yiyecekler yaramıyor. Kısaca birine iyi gelen diğerine iyi gelmeyebilir. Şu dönemde diyet mevsimi başladı. Kış mevsiminde kilo alan birçok hanım diyete başlayacak. Yaz bitiminde tekrar eski alışkanlıklara dönülecek. Aslında böyle yaparak metabolizmalarını bozuyorlar. Gazetelerin ve dergilerin sayfalarında yer alan diyet programları hiç itibar edilecek şeyler değil. Dünyada ‘altı buçuk milyar insan var ve bu da altı buçuk milyon metabolizma’ demek. Ben mesela hiç diyet yapmam. Ne kilo alırım, ne hasta olurum ne de depresyona girerim. Yirmili yaşlarımda çok kiloluydum ve sağlıksız beslenirdim. Amerika’da olduğum zamanlardı. Sonra hiçbir erkeğin bana bakmadığını fark edince derhal kilo verdim. Hayatımda bir kez diyet yapmış oldum. Bence, vücut formunu korumada en önemli faktör dengeli beslenmek. Abartılı bir şekilde yemek zayıf insanı bile şişmanlatır.”
‘Herkesin reçetesi kendinde gizli’ formülü bir kere daha anlamını buluyor Kalkavan’ın söyledikleriyle. Yiyecekleri organik gıdalardan seçmenin önemini vurgulayan sanatçı, “İleride doktora ödenecek paralar düşünülürse organik gıdalara verilecek para çok gelmez” diyor. Temizlik malzemelerinde de organik olanları tercih ettiğini sözlerine ekleyen Kalkavan, kıyafetlerini sentetik olmayan ürünlerden seçiyor. Dünyayı bütün olarak düşünmenin önemini özellikle vurgulayan sanatçı, “İnsan her şeyi bozuyor sonra da şikayet ediyor. Sağlıksız besleniyorlar, kilo alıyorlar, evlerinde flörosan ışık yakıyorlar, bütün gün teknolojiye maruz kalıyorlar ve sigara içiyorlar. Sonra da aldıkları kilolardan ve bozulan sağlıklarından şikayet ediyorlar. Neticede ne ekersen onu biçersin.

Pozitif düşüncenin gücüne inanıyorum
Beslenmek kadar pozitif düşüncenin gücüne de inanan Kalkavan, “Dünyanın en pis yiyeceğini yesem lağımlı suları içsem bana zarar vermez diye düşünürüm. Çünkü, yemek yerken de ‘aman bu bana ne güzel yarıyor, şimdi benim cildimi güzelleştirecek’ diye yerim. Düşünceni, yediğine de, evdeki hayvanına da yansıtırsın. Düşünce bütün hayata yayılan bir şey. Su içerken ona iltifat ederim mesela. Su hakkında kitap yazan bir Japon bilim adamı dünyanın birçok yerinden su örnekleri toplayıp moleküllerini incelemiş. Suya iyi bir şey söylendiğindeki suyun molekül durumlarıyla kötü bir şey söylediğinde ki durumlarının farkı incelenmiş. Ben evdeki çiçeklerimi ve kedilerimi de severim, onlara güzel sözler söylerim. Bu arada kedilerimin beslenmesine de dikkat ederim. Bu yüzden bu kadar sağlıklılar ve biri on sekiz yaşında. Ben erkek arkadaşlarıma da spor yap, sağlıklı beslen, kilo ver diye çok karışırım. Belki de o yüzden bu ara hayatımda kimse yok. Aslında bana değen sağlıklı oluyor” diyor.

Hayatın sırrı çok basit aslında
Sohbetimiz ilerledikçe bir yanımla ruh ikizimi bulduğumu hissettiren Billur Kalkavan’nın söyledikleri beni çok etkiledi. Önyargılı davranmanın yanılgısını bir kere daha yaşadım. İnsanın içini mutlulukla dolduran ve etrafına da yaşam enerjisi aşılayan Kalkavan, hayatımızdan negatif düşünceleri olabildiğince çıkartmalıyız. Nedense mutluluğu hep dışarıda ararız. Oysa, mutluluk içimizde diyor. “Ben güzel yaşamanın sırlarını keşfettim. Bu insanın içinden gelen bir şey. ‘İşim olsa, şu adam beni sevse, para çıksa diye düşünüp mutluluğu hep bir sonraya erteliyoruz.’ Böyle bir mutluluk yok. İnsan önce mutlu olur sonra bunları başarır. Hayatın sırrı gerçekten çok basit. İnsan karışık bir varlık ve hayatı zorlaştırıyor. İşin sırrı pozitif ruh aslında. İnsanlar tanrının onlara vermediklerinden şikayet ediyorlar ama verdiklerine hiç şükretmiyorlar.

Yoga hayatımda hep olacak
Biraz da yoga kitabınızdan söz etsek. “Yoga üstatları ‘Bir hareket bile öğrenseniz, bunu insanlara hemen öğretin’ der. Bu kitabı çıkarmaktaki amacım yoga felsefesini aşılamak değil, spor yapmaya vakti olmayan insanlara günde sadece bir saatlerini ayırarak sağlıklı kalınabileceğini göstermek ve bilgiyi paylaşmak. Çünkü bu bir sağlık işi, bencilce yapılacak bir şey değil. Küçükken babam yoga yaptırırdı sonra da bu konuda çok sıkı eğitim aldım. Bu kitabı da İlkay Tunayla birlikte yaptık. Kitabın içinde ayrıca DVD’de var. Herkes bu kitaptan yoga yapmak için faydalanabilir. Şu aralar plates yapıyorum ama yoga hep hayatımda olacak.

Aslında her şeyin temelinde neşe yatıyor
“Ben güzel ve bakımlıyım yanımdaki insanın da güzel ve bakımlı olmasını isterim. Kendisiyle mutlu olmayan, kendini sevmeyen insanlarla asla görüşmem. Ben şen şakrak yaşamak istiyorum. Yaptığım her şeyi eğlenmek için yapıyorum. Dünyadaki tek amacım güzel vakit geçirmek. Aslında her şeyin temelinde neşe yatıyor.”

Resimle Terapi

RESİMLE TERAPİ

Herkes hayatının bir döneminde kendini karanlık ve çıkmaz sokaklarda bulabilir. Günlük yaşamın getirdiği zorluklarla karşılaştığımızda ya da geçmişten bugüne taşıdığımız travmalarla kendimizi bir anda mutsuz, güvensiz, panik atak ve depresyonun eşiğinde hissedebiliriz. Kendimize olan güvenimizi yitirir ve nedenini çözemediğimiz korkularla karşı karşıya kalabiliriz. İşte bu noktada bize yardımcı olabilecek uzmanlardan yardım alırız. Yurtdışında yıllardır uygulanan ve tamamlayıcı bir tedavi yöntemi olarak kullanılan bir çalışma var. “Resimle Terapi”. 7 yıldır İsviçre’de resim ve sanat terapisti olarak çalışan Emine Bauer Burkay ile insanın kendini keşfetme, korkularından arınma ve hayata daha pozitif bakmayı kolaylaştıran resim terapisi yöntemi üzerine söyleşi yaptık.

Emine hanım önce bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
İstanbul’da doğdum. 1981 yılında eğitim için İsviçre’nin Zürih şehrine yerleştim. 1991 yılında Peter Grenacher’in resim akademisinde çalışmalarım oldu. Aynı sene Zürih’de ilk kişisel sergimi açtım. 1996 yılında ise Zürih uygulamalı eğitim merkezinde (integratives ausbildungszentrum) 5 yıllık sanat ve terapi eğitimi aldım. İki yıl sonra Kanton Thurgau Münsterlingen Psikiyatri Kliniği’nde resim ve tasarım atölyesinde bir sene boyunca çalışarak stajımı tamamladım. Bu süreç içinde bireysel ve grup terapilerinde asistanlık yaptım. Çok sayıda süpervizyon çalışmaları ve ekip çalışmalarıyla tecrübelerimi zenginleştirdim. 1999 yılında ise kendi resim ve tasarı atölyem Aurora’yı açtım ve yeminli terapist olarak her yaş grubuyla çalışmalarımı sürdürüyorum. Önümüzdeki yıl Türkiye’de de çalışmalarımı sürdürmek ve Türk halkına da faydalı olmak istiyorum.

Resimle Terapi Atölyesine Katılmak İçin Ressam Olmaya Gerek Yok…
Emine Bauer, “Atölyeye katılanların çok güzel resim yapması önemli değil ayrıca bu çalışmalar hiçbir özel çaba ve sanatsal yetenek gerektirmiyor” diyor. “Atölyeye gelenler, ben hiç çizemem dedikleri zaman, onlara, siz elinizi serbest bırakın, o ne çizeceğini bilir” diyorum. “Bazen kişi kendi yaptığı resimler karşısında hayrete düşüyor ve neden bu resmi çizdim diye kendine soruyor. Bunlar bizim için sürpriz resimler oluyor. İnsan resim yaparken kendi başına bir yolculuğa çıkıyor. Bu yapılan yolculukta bir keşif süreci yaşıyor. Yapılan resmin güzelliğinden çok içerdiği ve anlattığı mesajlar çok önemli. Yaptığımız resmi anlamaya çalışırsak önemli mesajlar alabiliriz”.

Anlık Ortaya Çıkan Resimlerimiz Kendi Kendimize Yazdığımız Mektuplardır…
“Resim yaparak kendinizi keşfedin” sloganını benimseyen Emine Bauer Burkay, bu yöntemin yediden yetmişe her yaş grubuna hitap ettiğini belirtiyor. Bu atölyede yapılan çalışmalardaki amaç; insanın kendini sevmeyi öğrenmesi, tanıması, kendi kendine onay vermesi ve kişiyi sıkıntıya sokan durumların üstesinden gelmeyi başarmasıdır. Emine Bauer, resimle terapi nedir sorusunu, “Kelimelerin yetersiz kaldığı durumlarda o anlık düşünce ve duygularımızın renk, form, sembol ve desen olarak kâğıda yansıması ve dışa vurumudur” diye cevaplıyor. “Anlık ortaya çıkan resimlerimiz, kendi kendimize yazdığımız mektuplardır” diye sözlerine ekliyor. Neden resimle terapi diye sorduğumuzda ise, “İnsanın hiç tanımadığı birine duygularını açması bazen zor olabiliyor ve bu noktada yapılan resimler bize aracılık ediyor ve o kişinin ruhsal dünyasının bir aynası olarak karşımıza çıkıyor” diyerek bizi aydınlatıyor. Ayrıca, “Bu yöntemle birey hayatın zorluklarını başka türlü çözmeyi öğreniyor” diye sözlerine ekliyor ve resim terapisinin yararlarını maddeler halinde şöyle sıralıyor:

*Resim yaparak kendimizi keşfetmek ve tanımak.
*Duyguların resimle ifade edilmesiyle kazanılan yeni bakış açıları ve tecrübelerle hayatın inişli çıkışlı yollarında kolayca ilerlemek.
*Günlük yaşamı kolaylaştırmak.
*Korku, güvensizlik, İçimizdeki yaraları iyileştirmek, korku, güvensizlik gibi sürekli beraberimizde taşıdığımız rahatsızlıkları resim yoluyla çözmek.
*Yeteneğimizin farkına vararak özümüze ulaşmak.
*İçimizdeki çelişkileri görmek, gerginlikleri azaltmak ve yeni enerjiler uyandırmak.
*Resimle ifade yolunu kullanarak engelleri çözmek ve özgüvenimizi arttırmak.
*Renk ve formlardan ilham alarak kendi özümüzü şeffaflaştırmak ve su yüzüne çıkartmak.
*Resim yaparak yüklerimizden kurtulabilmek ve resimlerimizi kendimizin birer aynası olarak görmek.
*Resimle ifade yoluyla değer yargıları ve kıyaslamalardan arınmak.

Resim Yaparak Kendinizi Keşfedin…
Atölyeye gelenlerden 15 dakika kadar kısa bir süre içinde, istediği boya kalemlerini kullanarak bir resim çizmesi isteniyor. Sürenin kısa tutulmasının sebebi; hastanın güzel resim yapmaya çalışmadan ve üzerinde bir baskı hissetmeden elini serbest bırakıp içinden ne geliyorsa onu çizmesi. Hiçbir hasta birbiriyle karşılaşmıyor ve çalışmalar tek başına yapılıyor. Emine Bauer’ resim çizimi bittikten sonra hastalardan, ben niye bu resmi yaptım sorusunu kendilerine sormalarını ve çizilen resme yoğunlaşarak resimle ilgili düşüncelerini, çağrışımlarını bir kâğıda yazmalarını istiyor. Ve artık bundan sonra, hasta ve terapist birlikte 1,5 saat sürecek keşif yolculuğuna çıkıyor…

Her Derde Deva…
Resimle terapi hangi hastalıklarda işe yarıyor sorumuza verilen şıklar oldukça fazla. Emine Bauer, bu terapi sürecine katılmak için illâki bir psikolojik soruna sahip olmak gerekmediğine de dikkat çekti ve şıklarını sıraladı:

*Panik Atak
*Manik Depresif
*Depresyon
*Şizofreni
*Psikoz
*Kanser
*Alkolizm
*Özgüven Eksikliği
*Ergenlik sorunları
*Hayata pozitif bakmak isteyenler
*Ruhsal ve bedensel sağlıklarını korumak isteyenler
*Günlük yaşam motivasyonu
*Kendine sevgi, saygı ve anlayışla yaklaşmayı öğrenmek için
*Yasta olanlar

Yapılan Resimler Ruhun Röntgen Filmleridir…
Hastanın size ilk başvurduğu gün yapılan resimle daha sonraki resimler arasındaki farkı görebilmek için çizilenler birer belge özelliği taşıyor değil mi? “Evet ben buna ruhun röntgen resimleri diyorum. Böylece elimizdeki bu resimlerle aşama aşama bütün gelişimi görebiliyoruz. Burası aslında bir okul gibi. Yaratıcı gücünü keşfediyor ve geliştiriyorsun”.

Siyah Karamsarlığın Rengi mi?
Yapılan resimlerde kullanılan renklerin bir anlamı var mı diye sorduğumuzda Bauer sorumuzu şöyle yanıtlıyor. “Tabi ki renklerin genel bir anlamı var, ama biz renkleri ve çağrışımlarını kategorileştirmiyoruz. Çünkü bu her insana göre değişiyor. İnsanların kırmızı renge yakınlığı ve uzaklığı farklıdır. Bazılarında negatif duygular uyandırırken bazısında bunun tam tersi olabiliyor”. Bu arada renk söz konusu olunca kızımın resim yaparken siyah rengi kullanmasından duyduğum endişeden söz ettim. Emine Bauer, siyahın hiç de benim düşündüğüm gibi karamsarlığın rengi olmadığını ve bu konuda ailelerin asla endişe duymamaları gerektiğini söyledi. Siyah kalemle beyaz bir kâğıdın tam ortasına bir nokta çizdi ve kâğıtta ne gördüğümü sordu. Ben de doğal olarak küçücük bir siyah nokta diye cevap verdim. Bunun üzerine Bauer, koskocaman ve bembeyaz kâğıdın ortasında iğne ucu kadar görünen siyah rengi fark etmemi, siyah rengin dominant bir renk olma özelliğine bağladı. “Çocuklar siyah kalemle hızlı bir şekilde bir şeyler çizip ailelerine göstermek ister, bu rengi tercih etmelerinin sebebi daha dikkat çekici olmasıdır” diyerek içime su serpti. Emine Bauer ayrıca, “Şu resmi yapmak şu anlama gelir diye de bir durum söz konusu değil, herkes kendi resmini kendi yorumlar” dedi. Böylece herkesin reçetesinin kendisinde gizli olduğu anlaşılıyor.

İnsana İnsan Gerek, İnsandan Öte Sevgi Gerek…
Ülkemizde Ruh Sağlığı Platformunun hazırladığı fakat henüz yürürlüğe girmeyen ruh sağlığı yasasından söz ettiğimde Emine Bauer bu düşünceyi gönülden desteklediğini belirtti ve ruhsal problemler yaşayan insanların aslında çok zeki ve hassas insanlar olduğuna dikkat çekti. Ve sözlerini şöyle tamamladı: “Bütün bu rahatsızlıkların temelinde özgüven ve sevgi eksikliği yatıyor. Bu insanları dışlayarak onların kendilerini yalnız hissetmelerine neden oluruz. Psikolojik sorunları olan insanlara “lütfen” sevgiyle ve şefkatle yaklaşalım. Onay, sevgi, saygı ve ödüllendirme onlar için en iyi ilâç…


Şefkat Eldivenleri…
Emine Bauer kliniğindeki genç bir hasta için oluşturduğu buluşundan söz etti. “Bir gün genç bir hastam kliniğe geldiğinde yüzü çizikler içindeydi. Onu görür görmez ilk aklıma gelen şey bebek eldivenleri oldu. Bebekler doğduklarında yüzlerini çizmesin diye takılan eldivenlerden söz ettiğimde genç hastamın gözündeki ışıltıyı fark ettim. Akşam eve gittiğimde erişkin bir insana bebek eldivenlerinin uygun olmayacağını düşündüm, yumuşaklık hissini verebilecek içi pamuklu, dışı orijinal kürk parçalarından bir eldiven hazırladım. Bir ay sonunda kendisine yazdığım bir mektupla özel bir seremoni düzenleyerek kendisine hediye ettim. Bunun adına da Şefkat Eldivenleri adını verdim. İlginçtir ki; masamda duran eldiveni gören herkes eline geçirip hemen yüzünü okşamaya başlamıştı”. Neden kürk? “Çünkü hastanın kendine yaptığı aslında hayvansı bir davranıştı. Ona yazdığım mektupta da hayvanların sadece avlanmak, hayatta kalmak ve kendilerini korumak için vahşi olduklarını yazmıştım. Bu yaptığı davranışın aslında kendine zarar vermek olduğunu göstermek istedim. İsterse ellerini kendini sevmek için de kullanabileceğinin somut bir göstergesi oldu şefkat eldivenleri buluşu”.



Formların Genel Anlamları…
Emine Bauer, formların genel anlamları olsa bile kişiden kişiye değişebileceğini özellikle belirtti.
Kare: Ayağının altında yeri hissetmek isteyen, sertlik, sınırlara önem veren. Bu kişiler resim yaptıkları kâğıdın kenarlarına muhakkak sınırlar çizer.
Daire: Bütünlük, yumuşaklık, açıklık.Yuvarlak şekiller insana iyi duygular verir.
Üçgen: Anne, baba, çocuk. Aile ilişkileri, kendini aşma isteği…İsimleri gizli kalmak şartıyla terapi süreçlerini tamamlayan kişilerin Emine Bauer’e yazdığı mektuplardaki minnet dolu duygularını okudum. Bana da 15 dakika içinde çizdiğim resimlerle duygu fırtınası yaşattığı için ve ayrıca çizdiğim bir resmi olumsuz yorumlayışıma karşılık kendisinin yaptığı yorumla içimde kapalı tuttuğum penceremi açmamı sağladığı için kendisine çok teşekkür ediyorum.

Kemik İliği Bankası Zor Durumda

Çok sevdiğiniz bir yakınınız, eşiniz ya da çocuğunuz bir gün lösemi hastası olursa ne yaparsınız? Ateş düştüğü yeri yakarmış. Bugün duyarlı olmazsak yarın bizim için belki de çok geç olacaktır. Hastalarımız içinse yarın belki de hiç olmayacaktır…


Ailesinden uygun ilik bulamayan kan kanseri ve lösemi hastalarının yani yaşamın kıyısına gelmiş insanların tek umudu kemik iliği bankası zor günler geçiriyor… Yeterli sayıda verici bulunamadığı için hayatını kaybeden hasta sayısı 723…
Donör (verici) sayısı az, test ücretleri karşılanamıyor, ilik bekleyen birçok hastaya ilik bulunamıyor ve daha da önemlisi Kemik İliği Bankamız, bunları sağlayamadığı için Dünya Kemik İliği Bankası’ndaki öncelikli üye imkanlarını kaybetme aşamasına gelmiş durumda... Bu konuda acilen harekete geçilmesi gerekiyor. İşte bu sorunlar hakkında Kemik İliği Bankası Koordinatörü Doç. Dr. Sarper Diler’le görüştük…

Kemik iliği nedir?
Kemik iliği, kanda dolaşan hücrelerimizin ana hücreleridir. Kandaki hücreler, yani alyuvarlar, akyuvarlar (lökositler), trombositler kemik iliği hücreleri tarafından üretiliyor. Eğer kemik iliği hücrelerinin çalışmasında sorunlar yaşanırsa ciddî hastalıklarla karşı karşıya kalırız. Akyuvarlar eksik ya da fazla olduğunda bağışıklık sistemimiz zayıflar hatta devre dışı kalıp en ufak bir mikrop vücuda girdiğinde direnemez böylece hastalanır veya ölebiliriz. Alyuvarlar (eritrositler) eksik olunca da anemi (kansızlık) ortaya çıkar ki, bunun ileri düzeyi yine ölüme neden olabilir. Trombosit azlığı durumundaysa pıhtı oluşumunda aksaklıklar meydana gelir ve bir yerimiz kanadığında kanama durmaz, trombosit çokluğunda ise kan pıhtısı, kalp ya da beyin damarlarını tıkayıp, kalp krizi yada felç ile sonlanabilir.

Peki genetik faktörler dışında, neden bu hastalıklarla karşı karşıya kalıyoruz?
Sanayileştik; soluduğumuz hava temiz değil, içtiğimiz sularla ilgili soru işaretleri var, yüksek gerilim hatları, elektromanyetik dalgalar çok yakınımızda ve bedenimizi etkiliyor. Sebze ve meyvelerdeki hormonların ne kadar kanserojen içerdiğini bilmiyoruz. Çernobil’i biliyoruz ama bilmediğimiz başka küçük çaplı Çernobiller de var ve bunların etkilerini bilemiyoruz. Karadeniz’de bugün neredeyse her evde bir kanserlinin olduğu haberlerini alıyoruz. Bütün bunlar kemik iliği kanserinin, löseminin inanılmaz derecede artmasına neden oluyor. Örneğin, eskiden lösemi, çoğunlukla çocuklarda görülürken şu anda bize başvuran hastaların % 60’ı çocuk, % 40’ı erişkinlerden oluşuyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün bir raporunda önümüzdeki on sene içinde kanser vakalarının % 325 artacağı, bundan gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin daha fazla etkileneceği belirtiliyor.

Hangi hastalıklarda kemik iliğine ihtiyaç duyuluyor?
Kan hastalıklarında; anemilerde, kan kanserlerinde ve lösemilerde. Ayrıca metabolik hastalıklarda, aşırı radyasyona maruz kalmaktan kaynaklanan radyasyon zehirlenmelerinde, bazı genetik hastalıklarda, bazı böbrek tümörlerinde ve göğüs kanserlerinde kemik iliği naklini alternatif bir tedavi olarak görmekteyiz. Ancak kemik iliği nakliyle tedavi edilen hastalıkların sayı ve türleri de gün geçtikçe artmakta.

Peki bütün bu hastalıklarda herkese kemik iliği nakli mi yapılıyor?
Öncelikli olan ilaç tedavisi yani kemoterapidir. Bundan yarar görülmezse kemik iliği nakli aklımıza gelir. Nakil için önce birinci dereceden akrabalar, kardeşler araştırılır. Eğer bu araştırmada uygun gen grubu bulunamazsa, kemik iliği bankalarından, hastanın tanımadığı bir gönüllüden kemik iliği bulmaya çalışarak hastayı hayata döndürmeye çalışırız.

Tedavilerde kemik iliği naklinin başarı yüzdesi nedir?
Bundan 25 sene evvel parmakla sayılır derecede kemik iliği nakli yapılırken geçen sene dünyada 12,000 kadar hasta aile dışı kemik iliği nakliyle yaşama döndürüldü. Amerika’da ilk zamanlar başarı oranı yüzde 2-2,5 olarak veriliyordu. Bugün artık yüzde 15 ila 60 arasında bir başarı oranı söz konusu. Yüzde 15’lik başarı oranının düşük olduğunu ve bu orandaki bir tedavinin ülkemiz için lüks olduğunu söyleyen insanlar var. Onlara şunu sormak isterim: Bu oran yüzde 1 dahi olsa, kendileri ya da sevdiklerinin böyle bir rahatsızlıkla karşı karşıya kalması durumunda bu şansı kullanırlar mıydı, kullanmazlar mıydı?

Önümüzdeki yıllarda ülkemizde ilik nakli yapılması beklenen hasta oranı nedir?
Cumhuriyet’in 100. yılında 5 milyon yeni kanserli bekleniyor dersem olayın büyüklüğü ve ciddiyeti anlaşılır sanırım. İlerleyen zamanda tedavilerden sonuç alınamaması halinde diğer hastalıklarla birlikte en az 10-15 bin kişilik bir aday kitlesi söz konusu. Buna kanser hastalarının sayısında beklenen artış da eklenince manzara daha ürkütücü olacak. Bu tabloyu gören Almanya ve Amerika gibi milyonlarca vericiye sahip ülkeler milyonlarca dolar bütçe ayırıp verici sayılarını artırmaya çalışıyorlar. Bir şekilde geleceklerine yatırım yapıyorlar.

Dünyadaki ilik nakli başarı oranlarını Türkiye’dekilerle karşılaştırabilir miyiz?
Dünya standartlarına uygun bir başarı oranına sahibiz. Bugün için böyle bir nakli yapabilecek 8 merkezimiz var. Bu merkezlerin özellikle akraba dışı nakillerin yapılabilmesi için yeterince desteklenmediklerini görüyorum. Bunun yanında bir de işin ekonomik boyutu var. Yurt dışında kemik iliği nakli yaptırmanın 200 bin dolarla 1 milyon dolar arasında bir maliyeti var. Türkiye’de ise ortalama 50-60 bin dolara yapmak mümkün. Bütün bu üst düzeydeki çabalara rağmen ABD’de 86 Avrupa’da 81’ i kurtarılıyorken, Türk hastaların 100 tanesinden ancak biri kurtarılıyor.

Kemik iliği bankasının şu anki durumu nedir ?
1998’de kurulduk. Şu anda Kemik İliği Bankasının bulunduğu yer, İst. Tıp Fakültesi Tıbbî Biyoloji Ana Bilim Dalı içerisinde küçük bir yer. Siz de gördünüz yerimizi! Bu bölümün lâboratuarlarını kullanıyoruz. Bu lâboratuar her türlü nakiller ve diğer hastalıklar için de rutin olarak çalışan bir yer. Ama bu çalışmalara kemik iliği bankasının çalışmalarını da yükleyince sistem tıkanıyor. 2006 yılında yeni başvuran hasta sayısı 392. 1999’dan beri ise başvuru sayısı 2010 olmuştur, 723’ü yeterli banka olmadığı için ölmüştür. 1287’si ise hala bekliyor ve zamanla yarışıyorlar. Bankanın aktiviteleri tüm yetersizliklere karşı arttı. 2003’de 1, 2004’ de 2, 2005’de 6 nakli organize eden kemik iliği bankası 2006’da 378 kişiye uygun ilik adayı buldu ancak bunlardan 20 kişiye ilik nakli yapılabildi. Akdeniz, Gazi Üniversitesi, Yeditepe ve Ankara Üniversitesi’ndeki hastalara sağlanan iliğin yanı sıra, kordon kanı da önemli bir kaynak oldu. Bütün bu üst düzeydeki çabalara rağmen ABD de 86 Avrupa da 81’ i kurtarılıyorken, Türk hastaların 100 tanesinden ancak biri kurtarılıyor.

Yeterli verici var mı peki?
Olması gerekenden çok ama çok gerideyiz. Dünya Kemik İliği Bankası’nın öngörüsüne göre Türkiye’de 150 ila 300 bin vericinin olması gerekiyor. Zira 550 bin nüfusu olan Güney Kıbrıs’ta 114 bin verici var. Yaklaşık 250 milyon nüfuslu ABD’de 4,5 milyon, Almanya’da ise 2 milyon verici var. Bizim genetik olarak bu vericilerden faydalanmamız o toplumlara genetik olarak uzak olmamız nedeniyle pek mümkün değil, çünkü uygunluk oranı çok düşük. Dolayısıyla bu toprağın insanları yine bu topraklarda yetişen hastalara şifa olacaktır. Ama yeterli sayıda vericimiz olmadığı için ilik bulamadığımız birçok vakamız oluyor.

Yeterince donör bulunamamasının sebebi nedir?
Yetkililerin işin önemini anlaması gerekiyor. Gönüllü verici sayısını artırmamız bize başvuruların yapılmasıyla mümkün. Bir gönüllünün kayıt olması çok kolay; bir tüp kan verecek ve rıza formunu okuyup, anlayıp, imzalayacak. Ama bu andan sonra 50 ila 70 avro arasında bir test ücreti gerekiyor. Bunu gönüllülerden isteyemiyoruz. Bunun için bir fonumuzun olması şart. Ayrıca sadece kemik iliği bankası için çalışacak lâboratuarlarımızın olması lâzım. Yurt dışından ileri düzeyde bir çalışma istendiğinde yetiştiremiyoruz ve Dünya Kemik İliği Bankası toplantılarında çok kötü durumlara da düşüyoruz.

Wednesday, January 3, 2007

Okuma Terapisi

Ergen Psikiyatrisi Bölümü’nde düzenlenen Okuma Terapisine ben de izleyici olarak katıldım. Etkinliğin başlamasına çok az bir süre vardı ve bütün çocuklar masanın etrafına toplanmıştı bile. Salona girdiğimde herkesin yüzünde bir gülümseme, hep bir ağızdan konuşmalar, espri yapanlar ve üzerimdeki meraklı bakışlar... Muzaffer İzgü’nün, 17 yaşındaki Sevda’nın tutkulu ve masum aşkını anlatan “İçimde Çiçekler Açınca” romanından bir bölüm seçilmişti. Çalışma başlayınca salon bir anda sınıf havasına büründü. Herkes okumak için birbirleriyle yarışıyordu adeta. Havaya istekle uzanan parmaklar, “ben de, ben de !” diye bağıran bebek yüzlü koca yürekli gençler… Bazı çocuklar kendi içlerine dönmüş sadece izliyor, bazılarıysa uyuyordu. Okuma esnasında kalkıp şarkı söylemek isteyenler bile oldu. Herkes bu ayrıksı davranışlara o kadar alışkındı ki, kendi hallerine gülüyorlardı hep bir ağızdan. Kolları jiletle kesilmiş bir genç kız arada bir bana dönüp “biz buraya boşuna gelmedik” diyordu. Çıkışta etrafımı birkaç genç kız çevirdi ve saçlarımdaki bir tutam mor renkle ilgilendi. Kim olduğumu bilmiyorlardı ama değişik birini görmekten dolayı çok mutlu olduklarını ifade ediyorlardı. Ben de onlara, okuma terapisinde gözlerinde beliren ışıltıyı asla kaybetmemelerini önerdim. Aslında çoğunun söyleyecek bir şeyleri vardı, birileri onları dinlediği sürece. Hepsinin bir hikayesi ve sol yanlarında sızıları vardı belli ki. Çoğu lise öğrencisiydi ve rahatsızlıkları yüzünden okullarına ara vermek zorunda kalmışlardı. Belki derslerinden geri kalıyorlardı ama burada kendilerini keşfediyor, sorunlarının farkına varıyor ve başka insanların da aynı sıkıntıları yaşadıklarına tanık oluyorlardı. Kitap okumak, şiir dinlemek onların yaralarını sarmalarına şifa olmuştu belli ki. Sizler de aşağıdaki söyleşiyi okuyunca, aileleri ya da toplum tarafından üzerlerinde baskı hisseden ve yeterince sevilmediklerini düşünen bu gençlere yardımcı olmak için belki çalışmalara katılmak istersiniz.

Bu etkinliğin amacı nedir?
Burada bulunan ergenlik çağındaki çocuklar hem ilaç tedavisi hem de psikoterapi görüyorlar. Ama bunun yanında sosyal etkinliklere de ihtiyaçları var. Bu etkinlikten önce iki sene resim çalışmaları yapılmış ve çok olumlu sonuçlar alınmış. Yapılan etkinliklerin ve seçilen kitapların amacı bu çocukların hayata dair umutlarını onarmalarına yardımcı olmak. Çünkü bu çocukların en büyük sorunları hayata, geleceğe ilişkin umutlarının ve inançlarının çok zayıflamış olması. Bunu onarmanın bir yöntemi de edebiyat.

Nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
Ben bu çalışmanın eğitimini almadım. Deneme yanılma yoluyla bazı saptamalarım oldu. Mesela ilk başladığımda parçaları ben okuyordum ama bu onların doğal olarak sıkılmalarına neden oldu ve ilgi dağıldı. Onların etkin olmalarını sağlamak için okunacak metinlerin fotokopilerini dağıttım ve herkes sırayla birer bölüm okumaya başladı. Bazen bir hikaye ya da romandan bir bölüm okuyorum. Sonrasında hikaye üzerine tartışıyoruz.

Kitap seçimindeki kriterleriniz nedir? Doktorlarla birlikte mi seçiyorsunuz?
Çalışma öncesinde uzmanlarla, okunacak kitapların içeriğinde intihar, ölüm, umutsuzluk gibi olguların olmaması gerektiğini konuştuk. Edebi değeri çok yüksek olan ama karamsar olan eserleri seçmiyoruz. Mesela İpek Ongun’un gençlik hakkında umut dolu kitapları var. Ataol Behramoğlu’nun şiirlerinde de büyük bir yaşama sevinci var. Ama bir yandan da her şeyi toz pembe göstermiyoruz. Zorluklardan nasıl kurtulabildiklerini gösteren kitaplar yazanlar arasında Adnan Binyazar var ve ocak ayında konuğumuz olacak. Masalını Yitiren Dev adlı romanında kendi çocukluğunu, gençliğini ve ailesi olduğu halde çöplerden yemek aradığını ve 16 yaşından sonra okula gittiğini anlatıyor. Burada önemli olan yazarın yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen ayakta kalmayı başarabilmesi ve hayata tutunabilmesi. Çocuklar sonu belirsizlikle biten hikayeleri sevmiyor. Onların sorunlarına ışık tutabilecek, hayatın içinden dinamik parçaların olması çok önemli.

Etkinlik işe yarıyor mu?
Bu çalışmadan fayda gören çocuklar var tabii. Arada bir şiir günleri düzenliyoruz. Bu dinleti sonrasında gençlerden biri, sevdiği şairlere ait şiirlerden oluşan bir defter hazırladı ve her gelişimde defterinden bir şiir seçip bana okuyordu. Bunlar o çocuğun yaşama tutunmasına ve dolayısıyla daha çabuk iyileşmesine sebep oldu. Bu seanslardan sonra günlük tutanlar ve hikaye yazanlar bile oldu. Mesela bir çalışmada Haldun Taner’in hikayesini belli bir yere kadar okuduk. Kitapta sözü edilen iki sevgili, sinemaya gitmek için sözleşir. Erkek sinemanın önüne gelir ve kızı bekler. Aradan iki saat geçer ve kız ortada yoktur. Erkek bunun üzerine kızın kendisini istemediğini ve ortada başka bir erkek olma ihtimalini düşünerek kuruntulara kapılır. Hikayenin bu noktasında okumayı kesip ve onlardan kızın neden bu kadar geç kalmış olabileceğini söylemelerini istedim. İçlerinden biri “kesin kızın gözü başkasında, ben olsaydım ya intihar ederdim ya da kızı öldürürdüm” dedi. Bunun üzerine başka biri “hayır, öldürmeye ne gerek var. Belki de kızın geçerli bir nedeni vardır, konuşmak lazım önce” dedi. Ben de bu görüş üzerine “kızın nasıl bir geçerli sebebi olabilir, bunu düşünün şimdi” dedim. “Sinemanın yerini şaşırmıştır”, “evde hasta vardır” ya da “kendisine bir şey olmuştur” gibi nedenler sıraladılar. Ben de “o zaman bunca mantıklı sebep varken neden hep en olumsuzuna odaklanıyoruz ve kesin bir yargıya varıyoruz?” dedim. Hikayenin sonunu okuduğumuzdaysa, kızın haklı bir nedeni olduğunu kendileri de gördü. Çoğunlukla doğru olanı ve yapılması gerekeni kendileri buluyorlar. Ve genelde kendi problemlerinden yola çıkarak bir hikaye yaratıyorlar. Bu yöntem onların eğlenmelerine ve merak duygularının uyanmasına neden oluyor. Merak duygusunun ortaya çıkması, hayatla pozitif bir bağ kurma anlamına gelmesi açısından çok önemli. Kendileri bir şey yarattıkları için de çok mutlu oluyorlar. Bu çalışmadan sonra, “intihar ederdim” diyen çocuk -ki zaten buraya gelme nedeni intihar teşebbüsüydü- benden Haldun Taner’in başka bir kitabını istedi. Bir sonraki buluşmada çalışmalara katılımda daha istekli davrandı. Bazen doktorlara anlatamadıkları şeyleri bu okuma seanslarında da dile getirebiliyorlar. Bu onlar için çok yararlı oluyor. Zihinsel engelli olan ve ailesi tarafından terk edilmiş bir kız var mesela burada. Ailesi tarafından istenmiyor. Durumundan dolayı, etkinlikten bir fayda sağlamadığını düşünüyorum aslında; ama beni görünce çok seviniyor, alkışlıyor ve çoğu zaman elinde bir kitapla geliyor. Orada bulunmak onu çok mutlu ediyor.

Bu etkinliğe karar vermenize sebep olan neydi?
Kemal Bey’le daha önceden tanışıyorduk. Bana gönderdiği bir yazıda, buradaki çocukların resim çalışmalarına başladıktan sonra değişen ruh hallerinden, neşelerinden ve eğer istersem bir etkinlik düzenleyebileceğimden söz ediyordu. Bunu okuduktan sonra yapılanlardan çok etkilendim ve “ben ne yapabilirim?” diye düşündüm. Edebiyata çok meraklı olduğum ve gençlerle birlikte vakit geçirmeyi sevdiğim için okuma etkinliği düzenlemeye karar verdim.

Bu haberden sonra gönüllü olarak katılmak isteyen olursa nereye başvursun?
Gönüllü olarak katkıda bulunmak isteyenler Ergen Psikiyatrisi klinik şefi Kemal Sayar’a başvurabilir. Tiyatrocular gelip böyle çalışmalar yapabilir. Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Toplumsal Dayanışma Projesi diye seçmeli bir dersimiz var. Bu dersi alan öğrenciler çeşitli sivil toplum kuruluş örgütlerine gönderiliyor ve gönüllü olarak hizmette bulunuyor. Biz buradaki Ergen Psikiyatrisi Bölümünü de bu kategoriye dahil ettik. Buraya gelen öğrencilerimiz,hastalara uygun olarak seçilen filmleri izletiyor ve film hakkında sohbet ediyor. Mesela bir öğrenci her gelişinde farklı bir müzik dinletiyor; sonra müzik hakkında sohbet ediyorlar.

Bugüne kadar hangi yazarlar geldi?
İlk olarak kuzenim olması nedeniyle ulaşılması kolay olan Mario Levi ile başladık. İki kez gelip yazmak ve okumak hakkında söyleşi yaptı. Daha sonra Ataol Behramoğlu şiir dinletisi düzenledi. Çocuklardan bazıları ezbere bildikleri şiirleri Behramoğlu ile birlikte okudu. Gülten Dayıoğlu, İpek Ongun, Karin Karakaşlı ve Berfin Berberyan da gelenler arasında.

Tanınmış kişilerin gelmesinin çocuklar üzerinde olumlu bir etkisi oldu mu?
Buradaki gençler, belli bir yere gelmiş insanların kendilerininkine benzer sorunlar yaşamış olabileceğini düşünmüyor. Oysa bu yazarlarla sohbet ettiklerinde durumun farklı olduğunu görüyorlar. Örneğin, yazarlardan biri kendisinin de üç yıl terapi gördüğünü; bir diğeriyse çok küçük yaştayken babası tarafından terk edildiğini söyledi. Mesela bir yazara ilk hikayesinin ne zaman yayımlandığını sordular. Yazarın cevabı “yazmaya başladıktan 15 sene sonra” oldu. Bu bilgiler doğrultusunda isteklerimizin bir anda gerçekleşmediğini ve sabretmenin önemini fark ediyorlar. Böylece yalnız olmadıklarını anlıyorlar. Yazarların ziyareti kendilerini değerli hissetmelerine de sebep oluyor aynı zamanda.